Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres sürpriz bir kararla Kıbrıs ziyareti gerçekleştiriyor. Hem de görev süresinin bitmesine 5 ay kala… Ağustos ayının BM kurumları için izin dönemi olduğunu da hesaba katarsak 4 aylık bir süresi kala dersek yanlış olmaz!
Portekizli diplomatın görev süresi boyunca Kıbrıs sorunun gerçek anlamda çözümü için bence olağanüstü bir gayret sergiledi.
Hatta Crans Montana yıkımını da birebir yaşamasına rağmen, yılmadı, 5+1 zirveler gerçekleştirdi.
Liderlere -amiyane bir şekilde konuşacak olursak- “bu 5+1 toplantılarda sizden kapsamlı çözüm çıkmaz, Anavatanlar da devreye girsin, biz de yardımcı olalım da bari güven yaratıcı önlemler konusunda bir adım atarsınız, en azından bir sınır kapısı açarsınız” şeklinde bir düşünce de ortaya koydu.
Ama bir başarı sağlayamadı.
Gerçi daha geniş bir perspektiften bakarsak BM’nin dünyadaki hiçbir ihtilaflı konuya son 10-15 yılda bir çözüm kavuşturamadığını da görürüz!.. Guterres ya da ondan önceki Genel Sekreter veya Guterres sonrası Genel Sekreter… Sadece Kıbrıs konusunda değil, dünyadaki hiçbir sıkıntılı konuya çözüm bulamayan bu yapıdan Kıbrıs gibi karmaşık bir konuda çözüm getireceğini beklemek en basit tabir ile saflık olur!
Buna rağmen Guterres Kıbrıs’a geliyor ve liderlerle hem ayrı ayrı hem de birlikte bir görüşme planlıyor.
Peki bu görüşmeler bizi bir çözüm sürecine taşır mı? Bana sorarsanız tabi ki “hayır” derim ama örneğin meslektaşım Ulaş Barış’a sorarsanız “elbette taşır” cevabı alırsınız. Yani bu göreceli…
Ben kendi bakış açımla neden Guterres’in adaya yapacağı ziyaretten bir heyecan duymadığımı anlatmak isterim.
Bir kere Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum liderliğinin çözüme (federasyon) bakış açısında muazzam bir fark var.
Bunun dışında Kıbrıs Rum toplumu Türk askerinin adadan çıkmasını, garantilerin son bulmasını talep ederken, Kıbrıs Türk toplumu tam tersine garantilerin olmayacağı ve askerin çıkacağı bir anlaşmaya kesinlikle onay vermiyor.
Liderler ve toplumların bu denli birbirine zıt olduğu dini, dili farklı iki toplumdan oluşan bu coğrafi yapıdan çözüm çıkacağını beklemek çok iyimser bir bakış açısıdır.
Peki uluslararası gelişmeler, yani petrol, gaz gibi enerji konuları, Avrupa’nın güvenliği gibi kritik eşiklerden geçtiğimiz şu günlerde Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki gelişmeleri Kıbrıs Türk ya da Kıbrıs Rum toplumunun istekleri mi belirleyecek?
Bir anlaşma olacaksa emin olun ki Kıbrıs Türk ve Rum halklarına en son söz düşecektir. İşte bu noktada yukarıda saydığımız uluslararası gelişmelerin merkezinde Türkiye’nin olduğu gerçeğini unutmamalıyız.
Peki Türkiye Kıbrıs’ta nasıl bir çözümü savunuyor ona bakalım!
Daha geçen hafta Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz KKTC ziyaretinde adada iki ayrı devletli bir çözüm vurgusunda bulunmuştu.
Şimdiden yazayım, günü gelince-ben yazmıştım- derim; 20 Temmuz’da KKTC’ye gelmesi planlanan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın törenlerde yapacağı konuşmada “Kıbrıs’ta bir çözümün ‘ada gerçekleri’ üzerinden yani ‘iki devletli bir çözümle’ mümkün olduğunu söyleyecektir. Hal böyle iken Guterres’in Kıbrıs ziyareti kanaatimce bir “veda ziyareti” içeriğinde gerçekleşecektir.
Önerim de gayet basit aslında; bence Guterres’i Gönyeli’ye Bizim Meyhane’ye götürün, mezelerin tadına baksın, kebabı yesin, rakısını yudumlasın… Şu ölümlü dünyada felekten bir gece çalsın…
Emekliliğinde eğer bir kitap yazarsa eminim en önemli köşeyi Bizim Meyhane ve omuzunda peşkiriyle birlikte fotoğraf çektirdiği Emirali abime ayıracaktır.