Bir hayalin peşinden koşmaktı önceleri… Ama adım adım ve planlı bir şekilde ilerleyip tutkunu haline geldiğim demir atım ile Akdeniz’i aşıp Ege’ye kadar uzanmanın ayrıcalığını yaşadım
Hayatım boyunca uçuk hayaller peşinde koşmadım; hep çalışmakla yapabileceğim erişilebilir hayallerim oldu. Son 3 yıldır Levent (Kutay) dostum sayesinde motosiklete merak saldım. Önce küçük bir scooter ardından da cruiser tarzı bir motosiklet aldım.
500 cc motosikleti almamla birlikte adanın iki yakasında da deyim yerindeyse gitmediğim yer kalmadı. Demir atımla yaz kış gezdim, gezdikçe daha da sevdim.
Ve sürekli “Türkiye’de de sürmeliyim” cümleleri beynimi kemirmeye başladı. Öncelikle hayallerimden biri oldu. Haziranın ilk haftasında ise bu hayali gerçekleştirmenin mutluluğunu doyasıya yaşadım.
Uygar (Gardiyanoğlu) kardeşim ile uzun bir süredir konuşup planladığımız sürüşü hayata geçirmeye karar verdik. Aslında Ali (Temizel) kardeşimiz de bu planlamanın içerisindeydi ancak yaşadığı bir takım sağlık problemleri nedeniyle aramızda olamadı. (Olsun bu sefere dedik)
Ve bir öğle yemeğinde Akgünler işletmesinden 4-11 Haziran için biletlerimizi Hülya Hanım’ın da destekleriyle kestik. İkimizin de kafasındaki rota aynıydı; hem Ege ve Akdeniz’in eşsiz manzarasında motosiklet sürecek, hem de deniz ve eğlence keyfiyle motosiklet turunu harika bir tatile çevirecektik.
Planlama çerçevesinde hızlı bir deniz otobüsüyle Taşucu’na gidecek, dönüşte ise kamaralı büyük ve yavaş bir gemiyle de dönecektik. Bunu özellikle istemiştik ki; her iki yolculuğu da test edebileyim, bir sonraki turda daha net planlama yapabilelim.
Ve gün gelip çattı; müthiş bir heyecan sardı içimi. Henüz yola çıkmadan geçeceğimiz yolların videolarını izlemiş, nerelerde neler yapılabileceğine yönelik çalışmalarımızı yapmıştık ve bir an önce gemiden inip gazı açıp Akdeniz ve Ege’nin yeşil ve maviliğinde rüzgarın eşliğinde kaybolmak istiyordum.
Bu yazının konusu değil ama yazmazsam içimde kalır. Girne Limanı bir an önce özelleştirilmeli. Bu kadar ilkel bir hizmet anlayışı ülkemize yakışmıyor. Her yer deyim yerindeyse dökülüyor. Biz motosikletlerimizi gemi içerisine sürdük ama yolcuların taşındığı otobüsü sanırım yola çıkarsanız ilk 100 metrede yanıp kalacak derecede kötü. Burası liman, bir ülkeye giriş yaptığınız yer ve maalesef tam bir utanç noktası!
Bu düşüncelerle 3 saatlik deniz otobüsündeki gayet keyifli yolculuk sonrasında Taşucu’na vardık. Taşucu limanı bizim limanın 100 kat modern versiyonu ancak orada da ne bir bilgilendirici levha var, ne de sorup öğrenebileceğiniz bir birim. Koyun misali öndekilerini (daha önceden gelip işlem yaptıran tecrübeliler) takip edip buradaki işlemlerimizi de yaptırıp limandan çıktık.
İlk hedef Alanya…Gaza asıldık ve Taşucu’ndan çıktık.. Bir yanımız deniz bir yanımız dağ. Sürdükçe sürdük, keyiflendikçe keyiflendik. Yükseltilerin içerisindeki deniz manzaralı seralar yol boyu bizi takip etti. Araştırmadım ama Türkiye’nin sebze meyve üretiminin önemli bir bölümü muhtemelen bu coğrafyadan çıkıyordur. Zira fabrika görünümü andırmayacak kilometrelerce uzanan seralar dikkatten kaçamayacak dereceydi.
İlk durak Alanya
Keskin virajlı yollarda bir noktada mola kaçınılmaz. Yolumuzun üzerindeki Demirören köyünde durup bir kahve molası verdik. Burada hamur açan bir teyzemizin ellerinden çıkan sıcacık ıspanaklı gözlememizi yiyip, kahvelerimizi yudumlayıp yola devam ettik. Ortalama 300 kilometre günde gideceğimiz bir rotamız vardı. Ve bu rotanın ilk gününü tamamlamak için yeniden yola çıktık. Yol boyunca normal araçlardan çok tır, kamyon, kamyonet tarzında araçlarla yollarda debelendik resmen. Ve 4-5 saatlik yolculuğun ardından Alanya’ya ulaştık.
Rotamızı önceden yapmış olsak da hiçbir otelden yer ayırtmadık. “Kafamıza göre takılırız” diyerek o gün yola çıktığımızda gecesine kalacağımız oteli booking uygulamasından belirleyip devam ettik. Alanya’dan otelimizi de bu şekilde ayırttık ve Google map uygulaması sayesinde hiç kaybolmadan bir haftalık yolculuğu tamamladık.
İlk durak Alanya’daki otelimiz oldu. Otele giriş yaptıktan sonra hemen bir duş alıp, üzerlerimizi değiştirip şehre aktık. Alanya limanını gezip burada akşam yemeğimizi yedik. Ve elbette birer bira içmek için barların toplandığı alana yürüdük. Henüz sezonun başı olmasına rağmen oldukça kalabalık ve bolca turistin olduğunu gözlemledim. Keyifli bir günü burada noktalayıp otelimize geçtik.
Ulupınar köyü ve harika bir ortamda yemek deneyimi
Harika bir günün ardından ikinci gün için hazırdık; hedefte muhteşem manzaraları ile etüt ettiğimiz Kaş vardı. Ancak yol üzerinde çok güzel sahil ve tatil beldeleri bulunuyordu. Direkt Kaş’a sürmek yerine bu sahil beldelerine de girmeyi kararlaştırdık… Bu çerçevede ilk durağımız Antalya’nın Lara bölgesi oldu. Burada birbirinden muhteşem 5 yıldızlı tesislerin bulunduğu Kundu bölgesinde bir kahve molası vermek şarttı. Sıcak havaya rağmen turistlerin yollarda cirit attığı bir bölge. Buradaki kahve molamızın ardından Kemer’de Ulupınar köyünde durduk. Burada durmamızın bir nedeni vardı, zira burası ayaklarınızın altında akan nehir suyuyla serinleyip, yemyeşil ağaçların kaba gölgesinde soluk alabileceğiniz eşsiz bir yerdi. Sanırım adı Tropikal olan restoranda soluğu aldık.
Suyun akış sesinden nerdeyse konuştuğunuzu dahi duyamadığınız, yemeğinize eşlik eden ördeklerin güzelliğiyle müthiş serin bir ortamda harika yemeklerle muhteşem bir saat geçirdik. Resmen buradan kalkmak istemedim…
Ama yol uzundu ve bu harika ortamdan uzaklaşmak zorundaydık. Demir atlarımıza atlayıp yola devam ettik. Bu kez Finike’de harika bir manzara bizleri karşıladı. Gökliman koyunun olduğu noktada yine durup bol bol fotoğraf çektik. Tüm bunları yapmak elbette diğer bir bakış açısıyla zaman kaybıydı ve yeniden yola çıkmak gerekiyordu. Güneşin batmasına az bir zaman kala hedeflediğimiz Kaş’a vardık.
Beni Kaş’a bırakın… Ölene kadar burada yaşarım!
Tüm tur boyunca beni en çok etkileyen yer kesinlikle Kaş’tı. Kaş’ı gördüğüm anda resmen kendimden geçtim. Ömrümün geri kalanını burada geçirmeyi gerçekten çok istedim.
Kaş’ta hemen limanın birkaç sokak üzerinde çok güzel bir apart otelde odamızı tuttuk. Yine duş ve kısa bir dinlenme sonrasında Kaş’ı keşfetmek şarttı. Zaten avuç içi kadar küçük bir yerdi Kaş. Kuşbakışı izleyip aşık olduğum bu kent içine girdikçe bir o kadar daha beni kendine aşık bıraktı.
Balıkçı teknelerine nazır kurulan şehir, denizin dibindeki birbirinden güzel restoranlar ve küçük alışveriş merkezileri ile çok şirin bir görünümdeydi. Böyle bir yerde rakı-balık tahmin edersiniz ki kaçınılmazdı.. Uygar’la bu konuda çok konuşmamıza da gerek yoktu. Denizin dibindeki Yelken restorana oturup, harika müzikler eşliğinde rakı balık ile Kaş gecemize renk kattık.
Kaş’taki deniz manzaralı apart otelimizin balkonundan sabahın 7.00’sinde o temiz havayı içimize çekerek uyanmanın derin mutluluğunu yaşadık. Apart otel olunca sabah kahvaltısı da olmadığından motorlara atlayıp yeniden limana indik. Ama sabah daha 08.00 civarı Kaş daha uyanmamış. Bir delikanlı kafeyi henüz yeni açıyordu. Turun daha ikinci gününde rotadan sapmak isteyip Kaş’tan ayrılmak istemesem de kahvelerimizi içip yola çıkmaktan başka çarem yoktu. Bu harika turda içimde tek burukluk hissettiğim andı!..
Kaputaş plajı ve sevgilimin mezuniyet töreni
Antalya yolunda harika bir plaj var; Kaputaş plajı.. Yolun karşısındaki dağın devasa yarığının altında şekillenmiş muhteşem bir plaj. Mavinin en güzel hali. İnsanlar bu yol üzerindeki plaja deyim yerindeyse akın ediyor. Araçlarını yola park edip 10-15 metre inip bu güzel mavilikte harika zaman geçiriyor. Biz de motosikletlerimizle durduk. Henüz sabah olduğundan plaj boştu. Yine fotoğraflarımızı çekip, eşlerimizi de görüntü arayarak konum bilgimizi verdik (Bu detayı oldukça önemseyin 😊)
Rotamızı yaparken Taşucu’ndan çıkıp İzmir’e kadar gitmek vardı. Ancak benim unutkanlığım nedeniyle bir sorun yaşadık. Eşim Seran’ın büyük emekleri sonrasında hak ettiği doktora mezuniyeti 11 Haziran akşamı Lefke’de olacaktı. Oysa bizim planlamamıza göre 11’i akşamı biz gemiye binecek ve 12’sinde ülkemize dönecektik. İşte bu da benim için büyük bir sorundu. Aslında bu sorun biletleri aldığımız saatten içime dert olmuştu. Kaputaş’ın muhteşem manzarasında Uygar’a açıldım. Sağ olsun, biletlerimizi bir gün öne almayı o da kabul edince, rotamızı da değişmek zorunda kaldık ve İzmir’e gitmeden Bodrum sonrası dönüşe geçme konusunda anlaşmış olduk. Bunu da Seran’a söylemeyecek ve O’na güzel bir sürpriz yapacaktım!.
Bilet işlerimizi de Akgünler’den yine Hülya Hanım’ın yardımları ile hallettik (sağ olsun) ve yeniden yola koyulduk. Şimdi hedefimizde Datça vardı. Ama bu yol güzergahında da öylesine muhteşem noktalar vardı ki; uğramamak olmazdı!
Saklıkent, Kelebekler Vadisi, Ölüdeniz ve bulutlar arasında bir mola
Datça’dan önce ilk durağımız tabiat ananın Türkiye’ye hediye ettiği Saklıkent Kanyon vardı. Muhteşem kayalıkların arasından süzülen buz gibi su, ucu bucağı olmayan bir kanyon. Bu muhteşem yerde kahvelerimizi yudumlayıp bol bol fotoğraf çekip dinleniyoruz. Ama yol uzun.
Kanyon keyfinden sonra demir atlarımızla bu kez Kelebekler Vadisi’ne vardık. Allah’ım bu nasıl bir güzellik? Kuş bakışı vadiyi izlemek ve burada bolca fotoğraflar çektikten sonra yeniden motora bindiğimizde, “buraya yeniden geleceğim ve bu kez bir tekne ile bu vadideki koyda mutlaka denize gireceğim” düşünceleri zihnimi işgal etmişti bile!..
Yola tekrar çıktık, tırmandıkça tırmandık. Ama ne manzaralar. Yeşilin içinde kaybolduk. Ağaçların muhteşem kokusu, yükseltideki serin hava ve sol tarafa baktığımız zaman derin bir uçurumun ardından muhteşem Ege mavisi. Tarifi olmayan bir güzellik…
Motosiklet kullananlar için tarif edilmez bir keyif, dar yollar ve bolca viraj. Tam bu noktada adını bilmediğim bir köyde uçurumun üzerine kurulmuş küçük, salaş şirin bir restorana denk geldik. Hemen motoru stop ettirdik. O kadar yüksek bir noktadaydık ki, oturduğumuz restoranın içinden resmen bulutlar geçiyordu. Onlarca peşi sıra fotoğraf çektirip bu güzelliğin tadına varırken, yemek molamızı da burada vermeye karar verdik. Elbette buz gibi bir bira eşliğinde.
Sırada Ölüdeniz vardı. Dağdan aşağıya indikçe hava sıcaklığı artıyor, buna bir de motosikletin ısınan motorundan yükselen sıcak hava dalgası ekleniyordu. Yanımızda mayolarımız ve havlumuz da vardı. Planlamada arada denize atlamak düşüncelerimiz de olduğundan hazırlıklıydık. Dağlardan süzülüp tabiat ananın bir başka mucizesi olan Ölüdeniz’e vardık.
Üzerimizdeki korumalı ve ağır kıyafetlerden kurtulup hemen mayolarımızı giydik ve işte o an. Evet yaz sezonunu Ölüdeniz’de açmanın dayanılmaz hafifliği. Burada sadece denize girmekle kalamazdık, birer de buz gibi birayı hak etmiştik.
Kısa bir deniz ve bira keyfi sonrasında soluğu yine motosikletlerin başında almak zorundaydık çünkü artık hava kararmak üzereydi ve gece motosiklet kullanmak istemiyorduk. Elimizi biraz çabuk tuttuk ve yola çıktık. Bugünün son durağında, Datça’daydık.
Datça; O nasıl bir sahil! Gel de rakı balık yapma!
Gece kalacağımız otelleri seçerken özellikle şehir içinde ve plajların yanında olmasına özen gösterdik. 1500-2500 TL arasında harika odalarda kaldık. Datça’da da tercihimiz tam bu yönde olmuştu. Datça’ya vardığımızda hava kararıyordu. Şehrin tam merkezindeki otelimizde hemen duş alıp kendimizi sahile doğru attık. Otelimizin sahibi çift bize yürüme mesafesindeki bir restorandan söz etti, “Mutlaka gitmelisiniz” dedi. Yürüdük. Aman Allah’ım. O nasıl bir plaj, nasıl harika bir ortam. Sahilin içerisine özenle kurulmuş masalar, tüm sahil boyunca uzanan restoranlar, renkli ışıklar ve fonda Yunan ezgileri.
Bir gece önce rakı balık yaptığımızdan o akşam böyle bir düşüncemiz yoktu aslında, ama bu manzara karşısında “elden bir şey gelmez” diyerek bu muhteşem ortamda Ada Balık isimli restorana oturduk. Rakı balık keyfimize masamızı şenlendiren müzik grubu da eklenince harika bir ortam oluştu. Sabah yine yola çıkacağımız için bu keyifli geceyi erkenden noktalayıp otelimize döndük.
Ver elini Bodrum
Rotamızı yapan Uygar arkadaşım, Bodrum’a kara yoluyla değil, deniz yoluyla gitmemizi istiyordu. Bunu bir gün önce planlamış ve feribot için biletlerimizi ayırtmıştı. Saat 8.00’de limanda olmamız gerektiğinden yol üstünden sıcak börekler alıp kahvaltıyı o şekilde hallettik ve olmamız gereken saatte limana vardık. Yaklaşık bir buçuk saatlik bir vapur yolcuğu sonucunda Bodrum’daydık. MFÖ’nün meşhur şarkısı Bodrum Bodrum sözlerini mırıldanırken buldum kendimi. Hava oldukça sıcaktı. Ya burada deniz keyfi yapacaktık ya da Bodrum’u şöyle bir turlayıp rotamıza sadık bir şekilde devam edecektik. İzmir’e gitmeyeceğimiz için Bodrum son durağımız olacak ve artık geri dönüşe geçecektik. Deniz yerine turlamayı seçtik. Bodrum turu sonrasında Turgutreis’te bir kahve molası verdik. Yat limanının hemen yanı başında gayet güzel bir şekilde konumlandırılmış alışveriş merkezinin denize bakan kısmında kahvelerimizi yudumlayarak dinlendik ve yeniden demir atlarımıza atlayıp Marmaris’e doğru yola koyulduk.
Ah Marmaris
Öğleden sonra Marmaris’e varmıştık, hava yine çok sıcaktı. Bulduğumuz otel tam da denize sıfır noktadaydı. Konum olarak en güzel otelimiz burasıydı ama otelcilik hizmeti açısından en kötü otel de yine bu noktaydı.
Odaya girer girmez mayomuzu giyip doğrudan kendimizi Ege’nin serin sularına bıraktık. Onca yol yorgunluğu bir anda vücudundan akıp gidiyor resmen. Kulaçları atarken insan sanki yeniden doğmuş gibi hissediyor. Biraz da şezlongda yatıp dinlenmenin ardından hemen bir duş ve akşam yemeği ve gece eğlencesi için gayet enerjik bir şekilde hazırdık.
Marmaris gece eğlencesi olarak gerçekten harika bir yer. Otellerden yat limanına kadar uzanan uzunca bir kıyı şeridi ve her noktasında restoran ve barlar sıralanmış. Marinanın bir arka sokağında ise diskoların toplandığı adına barlar sokağı dedikleri yerde sabaha kadar yüksek sesli müzik ile eğlencenin dibine vurabileceğiniz bir yer. Ama burası ne bizim yaşımıza ne de ertesi sabah yine 300 kilometrelik bir yol yapacak iki motosikletliye göre değildi. Zaten Barlar Sokağı’nda hayat gece saat 00.00’dan sonra başlıyordu. İhtiyar turistler gibi buradan sadece bir tur atıp Fenerbahçe-Anadolu Efes basketbol maçının dev ekranda gösterdiği bir restoranda yerimizi aldık. Yemek ve sonrasında takıldığımı bir barda biralarımızı yudumlayıp gecemizi noktaladık. Muhteşem Marmaris gecelerine akmadan otelimize geri döndük.
Tabi uyumak öyle kolay değildi. Otelin her noktasında yükselen müzik sesleri gece saat 01.00’e kadar sürdü. Bir süre sonra yorgunluktan olsa gerek bu sesler bana ninni gibi gelmiş ve bir anda uyuyakalmışım.
Sabah uyanıp otelde kahvaltı yapmamız gerek ama otelde çalışan insanlar ortada yok, mutfakçı filan hak getire. Hal böyle olunca yan otelin mutfağına sığınıp güzel bir İngiliz kahvaltısı yapıp yola revan olduk.
Azmak nehri denen doğa harikası ve denizi andıran Köyceğiz Gölü
5’inci gün rotamızda Fethiye var. Tabi yine her gün olduğu gibi direkt Fethiye’ye gitme yerine yol güzergahındaki birbirinden güzel yerleri keşfetmeyi seçtik.
İlk durak Akyaka oldu. Buradaki Gökova körfezinde bulunan Azmak nehrinin kıyısında bir kahve molası için durduk. Burada cüzi miktara nehir gezintisi yapan tekneler var. Nehir o kadar güzel görünüyordu ki, bu teknelere binmeye karar verdik. İyi ki de binmişiz çünkü burada gördüklerim yaptığımız turun en güzel görselleriydi kuşkusuz.
Sazlıkların arasında akan bu muhteşem yemyeşil nehrin berrak suyunun altında deyim yerindeyse bir akvaryum gizliydi. Zaten adına da akvaryum dedikleri bir noktada muhteşem balıklar, yeşillikler ve nehir kenarındaki sosyal tesisler muhteşem bir tablonun figürleri gibiydi. Her bir noktası bir fırça darbesini andıran Azmak nehri manzaralı evler dikkat çekiciydi. Bu evlerin sahiplerini resmen kıskandım.
Elektrikli olduğunu öğrendiğimiz bu teknelerle yaptığımız tur sonrasında kahvelerimizi de yudumladık ve yolumuzun üzerindeki Köyceğiz’de bir yemek molası verme konusunda uzlaştık. Zira İztuzu gibi muhteşem bir plaja da gidebilirdik ancak bu kez dayanamayıp yine mayolarımızı giyinecek ve bir hayli zaman kaybedebilecektik. O nedenle görünümü bir denizi andıran Köyceğiz’deki göletin hemen yanı başına kurulmuş restoranlardan birinde aldık soluğu. Bu manzarayı harika bir yemek ile taçlandırıp dinlendikten sonra ver elini Fethiye!..
Fethiye balık pazarı
Öğleden sonra Fethiye’ye vardık ama yine oldukça sıcak bir hava bizleri karşıladı. Otele girişimizin ardında hemen şehri tanımak için limana indik. Birbirine benzer yapılardı aslında, burada da gezi tekneleri boylu boyunca süslüyordu sahil sokaklarını. Soğuk bir şeyler içtikten sonra Uygar dinlenmeye çekilirken ben de Fethiye’nin barlar sokağını keşif için 10 dakikalık bir sürüş daha yaptım. Tabi gündüz vakti olduğu için sokaklar tenhaydı. Hediyelik eşya satıcıları, her tatil beldesindeki sahte dünya kupası formaları satan mağazalarla dolup taşan sokaklar karşıladı beni. Burada kısa bir turun ardından ben de otele döndüm ve Fethiye gecelerine akmak için hazırlığa koyulduk.
Fethiye’de ne yapabiliriz diye araştırırken bir balık pazarının olduğunu öğrendik. Motosikletle oldukça yakın bir mesafedeydik ve kısa bir sürede vardık pazara. Süper bir sistem geliştirmiş Fethiyeliler. Balık pazarında her çeşit taze balıklar var, seçip beğenip oturduğunuz restoranın mutfağına getirmelerini istiyorsunuz. Balıkçıyı ödeyip masaya geçiyorsunuz, mezeler ve içecekler için de restorana ödeme yapıyorsunuz. Tabi gelip giden çalgıcılarla gece şenleniyor. Bir de falcı teyzemiz uğramasın mı? Bizim Uygar meraklı bir de fal baktırdı, ben de hayırduasını almakla yetindim. Çok keyifli bir gece yaşadık ve yine sabah erken kalkacağımızdan otelimize döndük.
Kınık’ta bir göl ve lastik sorunu ile sınanma
Artık dönüş yolundayız, aynı yollardan geri dönüyoruz ama farklı yerlerde konaklayıp farklı şehirler de görme gibi bir planlama yapmıştık. Geceyi Side’de geçirmeye karar verdik.
Fethiye Muğla yolu her zamanki gibi denizin ve yeşilin efsanevi buluşmasının yarattığı muhteşem bir atmosfere sahipti. Bir yandan yol alıyor bir yandan da etrafı seyre doyamıyorsunuz.
Yolda giderken bir göl dikkatimizi çekti, öylesine harika bir görüntüsü vardı ki; kesinlikle fotoğraflayıp ölümsüzleştirilmeliydi. Kınık diye bir köy yolundaydı bu göl. Gerçekten kartpostal gibi bir görüntü. Gölün etrafındaki birkaç ev ve ağacın suya yansıması bir tuvali andırıyordu resmen. Burada bir kahve içeriz diye düşündük ama öyle bir yer maalesef ki yoktu. Mecburen yola devam ettik. Ama arka lastiğimde sürekli bir boşalma hali vardı. Bir şekilde kendimi güvende hissetmeden yol alıyordum. Nihayetinde Antalya’ya geldiğimizde sanayi bölgesine kırdık direksiyonu ve bu sorundan da kurtulmanın rahatlığına varıp Side’ye doğru endişesiz bir şekilde sürdüm.
Side Antik Kenti enfes
Yorucu bir sürüşün ardından Side’ye varıyoruz. Side birçok 5 yıldızlı tesisin bulunduğu bir tatil beldesi. Otelimiz bu kez biraz şehrin dışındaydı. Yine Uygar otelde dinlenmeyi tercih ederken ben sahile inmek istedim. Otelimizin anlaşmalı olduğu bir plaj vardı ama 10 dakikalık bir sürüş mesafesindeydi, fark etmez deyip burada soluğu aldım. Uzun bir sahil üzerine kurulu onlarca tesisin bulunduğu bir noktaydı burası. Neredeyim diye sorgularken, o sırada soğuk bir bira istediğim garsondan geldi yanıt; Kumköy.
Yüzüp biraz rahatlamanın ardından otele geri döndüm, yine her zamanki rutinimizi yapacak Side’de merkeze inecektik. Ancak buranın bir farklılığı vardı. Uygar, Antik Kente gideceğiz dediğinde, ne gerek var şimdi turistik yer gezmeye, gece oluyor diyecek oldum ama motosikletle antik kent girişine vardığımda bu cümleleri kurduğum için kendimi ayıpladım.
Side’de antik kent kalıntıları arasında yürüyerek deniz kenarına varmak bambaşka bir deneyim oldu. Araçla girmemize izin yoktu, ama iyi de yokmuş deyip bol bol fotoğraf çekerek kenti içerisinde ilerledik. Gerçekten hem tarihi kenti koruyup hem de yanı başına bir tatil beldesi kurulması başlı başına tebrik edilecek bir nokta. Birbirinden güzel deniz manzaralı restoranlar, dar sokaklar arasına kurulmuş hediyelik eşya satıcıları. Arada güzel müziklerin yükseldiği barlar. Harika bir kurgu.
Tam buradan kaçacakken, denize demir atmış bir gemi içerisinde balık ekmek görmeyelim mi, e tabi kaçınılmaz olarak son bir hissa da burada verdik. Şimdi geri dönme zamanıydı ancak araçla buraya girilmediği için uzunca bir yürüyüş bizi bekliyordu.
Türk insanı buna da turistik çare bulmuştu. Komik görünümlü bolca ışıklı toplu taşıma yapan araçlarla dönüş yapılabiliyordu. Tarihi şehrin muhteşem ışıklandırması arasında komik aracımızla geri döndük ve motosikletimizin yanına giderek, otelimize varıp tatilimizin son gecesini de noktalamış olduk.
Dim Çayı, Anadolu Köyü Restoran
Turumuzun son gününe uyanmıştık. Rota Taşucu ve eve dönüş. Ancak güzergah üzerinde Dim Çayı üzerine kurulu bir restorana uğrayacağız. Buranın instagram reelsleri meşhurdu. Ama gerçeğini gördüğümüz zaman gerçekten insan buradan kalkmak istemiyor. Muhteşem Dim Çayı’nın üzerine kurulu olan restoranda isterseniz suya girip serinleyebilir, isterseniz yiyip içebilirsiniz. Ahşap yapılarla öylesine mükemmel bir ambiyans yaratmışlar ki gerçekten burayı anlatmaya kelimelerin yetersiz kaldığını söylemek sorundayım.
Henüz öğlen dahi olmamıştı ama buranın harika ortamında bir bira ile serinlemek kesinlikle bir ödüldü.
Hiç kalkmak istemesek de yeniden yol alıp Taşucu’na varmaya karar verdik. Her ne kadar da gece 23.30’da kalkacak olsa da gemimiz, erkenden buraya gidip işlemleri yapıp ülkeye dönmeyi riske atmak istemedik ve başka bir noktada duraklamadan Taşucu’na sürdük..
Taşucu küçük bir belde ve limanı dışında da pek bir gezilecek noktası yok. Burada yemek yiyip deniz limanda vakit geçirerek havanın kararmasına kadar bekledik.
Taşucu Limanı ve işkence anları!..
Geminin kalkmasına 2 saat kala Taşucu Limanı’na vardık, işlemlerimiz yaptırdık ve beklemeye başladık. Ancak araç sürücüleri için bir bekleme salonu yok. Öyle dışarda açık havada atıl bir şekilde bekliyorsunuz. Oldukça garip yağmur yağsa kaçacak bir yerimiz yok. Gemimiz oldukça büyük, onlarca TIR sıra bekliyor. 23.30’da kalkması gereken gemimize saat 00.00 civarı girebildik. Daha önce motosikletle böylesi büyük gemileri kullanan arkadaşların tavsiyelerini iyi ki dinlemişiz ve kamara almışız. Kamara için ekstra ücret ödüyorsunuz ama bir nevi otelde seyahat etme lüksüne kavuşmuş oluyorsunuz. Odamızda sıcak su ve bir de ranza var. Ben odaya girer girmez duşumu alıp uyumuşum. Uygar’ın anlatısına göre gemimiz 03.30-04.00 civarı kalkmış.
Kamara almamış olsaydık çok yorucu bir seyahat olacağı kesin. Gözlerimi açtığımda sabah olmuş ve güzelim Girne kamaramızın yuvarlak penceresinden bana göz kırpıyordu.
Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve güzelim vatanıma dönmüştük.
Ve elbette tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye’nin muhteşem coğrafyasını keşfedecek yeni gezi rotalarını ülkeye giriş yaptığımız andan itibaren çalışmaya başladık…